Koşan insan güzel insan, maraton koşan kainat
güzeli!
İlk insanlar her
işlerini koşarak görürlerdi. Bu nedenle hepimizin genlerinin bir tarafında
“koşma” yetisi bulunuyor. Koşmanın ne kadar büyük bir zevk olduğunu ise
koşmadan anlamak mümkün olmuyor.
İlk adımı attığınız
anda yüzünüzü şefkatli bir esintiyle saran rüzgar…
Adımlar arttıkça şahit
olduğunuz kent kareleri, insan ve doğa manzaraları…
Terlemek, kokmak ama
bundan nefret etmemek, utanmamak…
Saç baş dağıldıkça
kendini daha güzel, daha iyi hissetmek…
Koşarken yudumlanan
suyun her bir damlasına şükretmek…
Bilmediğiniz bir sürü
hormonu salgılayıp ruhen ve bedenen hafiflemek…
Ve koşu bittiğinde
ibadet etmişsiniz ya da bir görevi kusursuzca yerine getirmişsiniz gibi ulvi
bir mutluluk hissetmek…
Koşmak güzel, peki ya
maraton koşmak nasıl bir şey?
Aslında kolay bir şey!
42 kilometre 195
metreyi bir kerede, birkaç saatte koşmak kolay…
Zor olan karar vermek,
kendini disipline etmek ve antrenman yapmak...
Zor alan birdenbire
hayatını değiştirivermek…
Yarış 3 saat, 4 saat, 5
saat sürüyor, antrenmansa bitmeyen bir süreç.
Jok, interval, fartlek,
yokuş, iniş, orta-uzun koşu, uzun koşu, tartan, toprak, asfalt, beton
parkurlarla tanışıyor insan.
Koşuya özel
“performans” kıyafetleri, ayakkabıları alıyor.
Zamanla gardırobundaki
“iş ve günlük” kıyafetlerin sayısı azalıyor, performans kıyafetleri ve
aksesuarları artıyor.
Nabzını saymayı
öğreniyor.
Mesafe-nabız ölçen
aletler olduğunu öğreniyor, onlara hatırı sayılır ödemeler yapıyor.
Laktik asit gerçeğiyle
tanışıyor.
Ayakları su topluyor,
zaman zaman tırnakları düşüyor.
Yeme, içme, uyuma,
dinlenme alışkanlıkları değişiyor.
Önceleri korkarak
yediği makarna, ekmek, pilav ana yemeği oluyor.
İstediği kadar yese de
kilo almadığını, km’leri arttırdıkça giderek zayıfladığını, vücudunun yeni ve
güzel bir şekle girdiğini görüyor.
Maraton, öncelikler
sıralamasında ilk 3’e giriveriyor.
Antrenmanı bir gün
aksattı mı, ödevini yapamamış çalışkan bir öğrenci gibi vicdan azabı duyuyor.
Sakatlandı mı depresyona
giriyor, iyileşmek için gün sayıyor.
Vücudunu daha yakından
tanıyor, kaslarının adını öğreniyor.
Kendine hedefler
koyuyor…
Daha hızlısını koşmak
istiyor, kısa yarışlarla tanışıyor.
5, 6, 8, 10, 15, 21.1
km’lik yarışlara da katılıyor.
Arkadaş çevresi de
değişiyor, konuşmaktan hoşlandığı konular da…
Hatırı sayılır bir
“demotivasyon kalabalığı” ile mücadele ediyor.
Pek çok kişiye “neden
koştuğunu” açıklayamıyor.
İnternette koşu
gruplarına üye oluyor, koşu ile ilgili web sitelerini ezberliyor.
Her gün koşuyla ilgili yeni
bir şey öğreniyor.
Hangi hastanede spor
hekimliği bölümü varsa öğreniyor.
Kan testlerini okuyacak
kadar kendini geliştiriyor.
Parmağına iğne batıp
bir damla kanı aksa “hemoglobinim düştü” diye endişeleniyor.
Vitaminler, mineraller,
jeller, proteinler, aminoasitler vs hakkında uzman oluyor.
Bazen koşucuların da
birbirini demotive ettiğini görüp şaşırıyor.
“Duvar çarpması”ndan
bahsediyorlar ona. 30’lu km’lerde bazı koşucuların önüne çıkıp onları bitiren
duvar.
O duvarın durduk yere
çarpmadığını, antrenmansız olan, zihinsel olarak kendini yarışa hazırlamaya
herkesin önüne çıktığını öğreniyor.
Bazen de çevresindeki
insanlar ona özenip koşmaya başlıyor.
Koşmaya başlayan her
yeni insan onu mutlu ediyor.
Ve ilk maraton gelip
çatıyor.
Antrenman yapmış olsa
da yarış başka…
Serde acemilik var.
Hangi stratejiyle
koşacağını, hangi km’de ne kadar ve nasıl su içeceğini, yokuşlarda inişlerde ne
yapması gerektiğini, şekeri düşerse ne yapacağını çok da bilmiyor.
Yarış ilerledikçe kafasındaki
melek ve şeytanla onunla konuşmaya başlıyor.
Melek ona “Dayan, çok
çalıştın, bitecek” derken, şeytan “Bırak ve kurtul, acılarını dindir, yeter
artık” diyor.
Meleğin sesini
dinliyor…
Yarış bittiğinde kısa
süreli bir şaşkınlık yaşıyor, ardından büyük bir mutluluk.
Tarif edilemez bir
mutluluk şekli.
Ne çölde vaha bulmaya
benziyor ne de piyangodan büyük ikramiye çıkmasına.
İlk aşk gibi bir şey
belki… Kalp atışını hızlandıran, midede kasılmalara neden olan, rüyalara giren,
insanın cemalinde manasız bir gülümseme yaratan…
Bu aşkın acısı da
büyük, yarış sonrası laktik asit biriktiriyor, ayaklar, bacaklar, kollar tutmaz
hale geliyor.
Ama aşk başlamış bir
kere, dönüşü yok artık.
Bu yüzden her
maratoncunun kafasında her yarıştan sonra şu cümle var: Bundan sonraki maratona
hazırlanmalıyım!
Şirin Mine Kılıç
sirinminekilic@gmail.com